Tarzanca (Oktay Sinanoğlu’nun dediği gibi) yani yarı Türkçe, yarı İngilizce bir dil kullanıyoruz. Bir de, yakında “msn dili” (o da ne demekse) kullanmaya başlayacağız. Tıpkı Amerikan filmlerinde oluğu gibi. İşte msn dili:
“-Nasılsın iyilik,
-senden.
-Tmm(Tamam)
- Ne haber(Ne haber/Nasıls?)
-slm(Selam)
-msj(Mesaj)
-sms(Kısa mesaj)
-a.s.(Aleyküm selam)
-a.e.o. (Allah’a emanet ol)
-k.i.b. (Kendine iyi bak) vb,
Aptal ve robot nesiller mi geliyor?
Giyime gelince artık nasıl giyineceğimizi şaşırdık. Her tarafımızı delik deşik ediyoruz, “moda” denilen bir uydurmanın uğruna. Ne kültürümüze, ne de dilimize sahip çıkıyoruz.
Duyduğuma göre, Amerika’da aileler çocuklara yataklarını ve ödevlerini yapmaları karşılığında harçlık veriyormuş. Odanı toplamazsan aç kalırsın, mazeret yok, ufacık çocuk sanki iş yerinde(düzenli olmak önemli, ama despot bir sistemle değil) çalışıyor.
Batılıların kahvaltı etme şekilleri de, çok ilginçtir. Belki Amerikan filmlerinde dikkatinizi çekmiştir, kahvaltı kültürü cipse benzeyen ürünlerin üzerine süt dökülmesinden ibaret. Neymiş efendim vitamini bolmuş. Doğadan çıkan sebze ve meyvelerin yerini tutabilir mi, yapay besinler? Ondan mı, Amerikalılar duygularını kaybettiler, diye düşünmeden edemiyor insan(Dünyaya zulüm etmelerinden belli değil mi, duygusuz oluşları).
Batıdakiler ne güzel sürekli bir şeyleri icat ediyorlar. Takdir ediyorum. Ancak, takdir edersiniz ki, komşular ve akrabalar arasındaki ilişkileri geçtim, aile arasındaki ilişkiler bile bozulmaya başladı. Örneğin; ülkemizde, bilgisayar kullanan çocuklar, televizyon izleyen anne-baba ile farklı odalarda. Sonra bunun için, değişik Piskolojik açıklamalar çıkıyor: “ Efendim, aile arsındaki kopukluk artmış. Teşhis: “ Türkçesini söyleyecek olursak(Birkaç yabancı sözcük öğrenen Türkçeyi, kendi dilini, beğenmez oluyor) çocuğunuz, bilişim (teknoloji) sebebiyle ailesinden kopuyor.”
Aileler ve çocuklar arasında bir kopukluk başlar. Her şey bir pamuk ipliğine asılı kalır. Büyüklerinizi bir dinleyin, ne derler: “Eskiden(nedense bu sözü çok severim) siz daha beşikteyken, biz televizyonu daha yeni görmüştük. Siyah beyazdı, herkes ona hayranlıkla bakardı. Eskiden herkesin evinde televizyon olmadığı için, şimdiki durumun tersine, televizyon komşuluk ilişkilerini geliştirirdi. Herkes televizyonu olanın evinde toplanırdı.“
Bir de, şöyle diyenler vardır: “ Ah, ah! Ne günlerdi. O zamanlar daha radyo bile yoktu. Mum ışığında çocuklara masallar anlatılır, onlar uyuduktan sonra, konu komşu toplanır. Uzun uzun sohbet edilirdi. Şimdi nerede o günler, herkes birbirinden kopuk.”
Yanlış Batılılaşmanın kurbanlarıyız, sevgili milletim! Şöyle bir dolaşın sokaklarınızda, evinizin karşısındaki bakkallar, shopping oldu. Berberler, kuaför; yüzyıllardır içtiğiniz kahvenin adı artık, nescafe; her zaman adını kahve diye bildiğimiz yerin adı artık “cafe”. Elbiselerimiz yırtık pırtık, yamalı tıpkı dilimiz gibi.
Mevlana’nın bir sözü var çok severim : “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol..” Biz neyiz? Hangi taraftayız? Bir kimlik bunalımı içindeyiz.(Konuyla ilgili bir kitap: Türk Kimliği-Bozkurt Güvenç)
Bilim, Bilişim ve Çağdaşlaşma, eğer önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dile getirdiği gibi, anlaşılsaydı bugün bu halde olmazdık. Onu hiçbir zaman anlayamadık. Elimizdeki olanakları kullanamadık. Mustafa Kemal ATATÜRK’e yaraşır işler yapamadık. Biz atalarımıza layık olamadık, sevgili milletim. Tarzanlaştık, farklılaştık, ötekileştik,başkalaştık,evrimleştik,kısaca Amerikalılaştık!!! Onların istediği kılıklara bürünüyoruz, robotlaşıyoruz. Ama çağdaş, öngörülü bireyler olamıyoruz. Çünkü, biz Türkiye Cumhuriyetine ve bağımsızlığımıza sahip çıkamadık. Dilerim ki, bundan sonra atılacak her adımda onun gösterdiği ve önderlik yaptığı yolu takip ederiz.
“Uygar olmayan insanlar, uygar olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar." (1925)
Mustafa Kemal ATATÜRK