Akşam üstüne üstüne çöker Hasan dağı’nın..Akşam alacasına bırakırken yerini başka memleketlere sabahı götürmektedir. Önce kağnı tekeri kadar büyür gözleri, sonra dümdüz ufuk çizgisinde kaybolmaya başlar. Aksaray ovasının Orta Asya düzlüklerinden çalıntı güzelliğine bir başka güzellik katar güneşin kızıla çalan rengi. Köyüme akşam inerken gözüm kıbleyi gösteren Hasan dağı’nın üstüne takılır. Kocaman, siyah bir bulut bir şeyleri gizleme derdindedir. Ay, sarı ışıklarıyla bulutun aralarından geçerek sevindirir evine geç kalmış Kayışkanat (Kırlangıç) kuşlarını. Gözbebeklerimden tutarak yirmi beş sene öncesine götürür beni. O zamanlarda da Ay tekerlek kadar doğardı Hasan dağı’nın üstünden.
Bizim Kayışkanat dediğimiz kuşların, aslında Kırlangıç olduğunu bilmezdik. Küresel ısınma nedeniyle Saz Irmağının kuruyacağını da bilmezdik. Haritalarda Beyaz su Irmağı diye gösterilen ince çizginin, Hasan dağı’ndan Tuz gölüne giden can suyu damarı olduğunu anlatmadı bize coğrafya öğretmenlerimiz. Belli ki, o can suyu damarını kesersek Tuz gölünün 2015 yılında kuruyacağını hesap edememişlerdi. Orta Anadolu’nun ortasındaki dört yüz yıllık Türkmen kasabasının çocukları yüzmeyi öğrenecek başka nehirler ve denizler aramak için göçmeye başlamamışlardı Acem’den. Göçenler okuyup büyük adam olmaya gidiyorlardı. En azından büyüklerimiz gidiş sebeplerini bize böyle anlatıyorlardı. O zamanlar, buğday para ediyordu, çavdar da, pancar da. Kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydik.
Huzur, fırtınadan kurtulmuş küçük bir gemi gibi benim kasabama sığınmıştı. Tanıdığım en kötü adam Ceyar’dı. Beyaz cam bize Ceyar’la öğretti ahlak kavramının nasıl tüketileceğini. Kardeşe nasıl kazık atılıp, petrol fiyatlarıyla nasıl oynanacağını. Bu gün petrol yüz elli Amerikan dalırını deviriyormuş, sabah haberlerden dinledim.
O zamanlar da, çiftçi mazotu çok pahalı alıp çok ucuza mahsul satmıyordu. Sarı öküz yoksa da, bizim köy de at pulluklarıyla sürülürdü çoğu tarla. At kıymetliydi, adam da kıymetliydi. Traktörü olan zengindi. Zengin ayrı oturmazdı kahvede fakir komşusundan. Belediye başkanları da, Aksaray’da değil, yönettikleri yerde yani kasabamızda otururlardı. Elektrik kesildiği zaman başkanın evinde de lambalar sönerdi ve Helva dere’nin zemzem vâri suyu, asbestli borulardan, başkanın evine de plastik bidonlarla taşınırdı.
Elimize geçen gazetelerden, “Netekim” paşanın astırdığı ağabeylerimizin hikâyelerini okurken annelerimiz ağlıyor, babalarımızda :”Aman!”diyordu, “Aman, siyasete bulaşmayın sizi de asarlar.” Asılmak, hem de vatanını sevdiğin için asılmak, asılırken de ipini çeken cellâttan helallik istemek! Çocuk aklımızın almadığı şeylerdi bunlar da, vatan için asılanların faşistlikle suçlanmalarını büyüklerimizin aklı nasıl alırdı, nasıl suskun kalırlardı bilmem?
Mamak nerdeydi, Metris neredeydi, C5 neydi? “Karıştır barıştır” neyin reçetesiydi?. Sorduğumuz zaman azarlanırdık.
O zamanlar, her evin ve elektrik direğinin üstünde bir leylek yuvası olurdu. Bahar geldi mi leyleklerde gelirdi. Bir iğde kokusu sarardı ki etrafı, say ki cennettesin. Babamızın belediyeden aldığı maaş her şeye yeterdi. Gerçi öyle ışıklı spor ayakkabılarımız, envai türlü kot pantolonlarımız ve gömleklerimiz olmazdı ama meyvenin hormonsuzunu, etin sütün organiğini yerdik.
Kasabam büyüktü, fırıncılar sekiz bin beş yüz ekmek sattıklarını anlatırlardı. Bakkala “market” demezdi kimse, radyoda yurttan sesler korosu türküler çalardı. O zamanlar yeni başlamıştı Pazar Konseri denilen ucube şeyin TRT ekranlarından günün en güzel saatlerinde yayınlanması, bir de kovboy filmi konulurdu mutlaka. O zamanlar Kızılderililerin suçlu olduğuna inandırılmıştık, Kovboy olmak hayalimizdi. Kovboyların banka soyarken, bizim kültürümüzü de soyduklarını geç öğrendik. Hırsızlığı kutsayan filmlerle yıkandı beyinlerimiz, O zamanlar yeni türemişti “köşeyi dönmek” lafı, “benim memurum işini bilir” felsefesi.
Bir başka akardı çeşmeler, bir başka güzeldi dolunayı misafir eden geceler. Uzaklardan türkü sesleri gelirdi. Akşam, üstüne üstüne çökerdi Hasan dağı’nın. Ay doğmasa da yıldızların hepsini görürdünüz. Kurbağa sesleri, pazar konserinden çak daha güzeldi. Türkçe ,Türkmen şivesiyle konuşulurdu, içinde İngilizceden çalınmış kelimeler olmadan.
O zamanlar, büyük adam olmak için giden ağabeylerimiz gelmiş geçenlerde kasabamıza, Küçüldüğünü, tükendiğini taa uzaklardan görmüşler doğdukları kasabanın. Saz ırmağı tarafına gitselerdi, eminim ağlarlardı. Acem denilen kasabanın can çekiştiğini anlatmış belikli birileri, belli ki birileri kasabası can çekişirken suskun kalamamış. Yitip giden sadece anılar değil, yaşayan bir Türkmen kasabası.
Yolunuz düşerse Acem höyüğü bahane edip bir havasını koklayın. Eskisi kadar güzel bence. Ay, kağnı tekeri kadar büyük, yıldızlar yar gözleri kadar parlaktır benim kasabamda. Kasabam neresi mi? Aksaray'a on beş ,Tuz gölüne on iki kilometre mesafede Yeşilova kasabası.. Bekleriz efendim.